« Önceki |

Şub. 15, 2007

UHUD; kiyamete kadar örnek alinacak harp...

Yazar Fethullah Gülen   
16 Mayıs 2006

Mü’minin münafıktan ayrıldığı Uhud, vefâlının vefâsızdan ayrıldığı Uhud, yiğidin kalleşten ve korkaktan ayrıldığı Uhud, Nebî’ye gerçekten bağlı olanın, yüreğinde zaaf olandan ayrıldığı Uhud... O hep ürpertilerle anılacaktır.

Allah Resûlü, birgün Uhud’un eteklerinden geçerken, uzun uzadıya bu dağa bakmış ve د جبل يحبنا ونحبهأُح “Uhud öyle bir dağdır ki o bizi sever biz de onu.”[1] buyurmuştu.

Yukarıda da arz ettiğim gibi, bu söz, 14 asır öteden, Uhud’a karşı kalbinde bir küskünlük duyabileceklere, sanki Uhud’un müdafaası gibidir. Allah Resûlü, bir yanlış anlayışla, Uhud’a vefasızlık ve uğursuzluk isnadında bulunulmasın diye, gönüllere su serpmiş ve rencide olan Müslüman onura, başka sebep ve sâiklerin bulunduğuna işarette bulunmuştur. Evet, Asr-ı saadette, Müslümanların onuru, Uhud’da olduğu kadar, başka hiçbir karşılaşmada kırılmamıştır. Bu doğrudur; fakat sebep, Uhud değildir. Hatta Uhud, Müslümanların paniğe kapıldığı saatlerde onları himaye bile etmiştir. Esbap plânında ona sığınmışlar ve mutlak bir mağlubiyetten kurtulmuşlardır.

Netice itibarıyla, Allah Resulü’nün bir başka derinliğini ortaya çıkaran hezimet görüntülü muvakkat sarsıntıda asıl sebep, bazı münafıkların, işin başında ordudan ayrılarak, Müslümanları arkadan vurmaları.. ve yine daha işin başında, Müslümanların kuvve-i maneviyelerini sarsmaları.. Bu arada, Ashab’ın, kendi seviyelerine denk emre itaatteki inceliği tam kavrayamamış olmaları.. meşru da olsa, bazılarında ganimet arzusu belirmesi gibi şeyler sıralanabilir. Her ne sebebe bağlı olursa olsun, Uhud’da küçük bir sarsıntı geçirildiği muhakkaktır. Ve bunu Uhud’a bağlamak hiç de doğru değildir. Onun içindir ki, Allah Resûlü, Uhud’u sevdiğini ifade buyurmuş.. ve bu vehmi zihinlerden silmiştir.

Şimdi, evvela Uhud’a nasıl gelindi, Uhud savaşına sebep olan sâikler nelerdi? Bundan kaçınılması mümkün değil miydi? Söze buradan başlayarak, önce Uhud’un bir tahlilini yapmaya çalışalım ki, bu mağlûbiyet gibi görünen savaşta dahi Allah Resûlü, eşsiz bir Erkân-ı Harp ve nazîrsiz bir askerî dehâ -O’nun için bu tabiri kullanma caizse- olduğu ortaya çıksın.

Bedir hezimeti, Mekke müşriklerinin gayz ve kinini iyice körüklemişti. Bilhassa, Bedir’de yakınları ölenler, durmadan Mekkelileri harbe kışkırtıyor ve tahrik ediyorlardı.

Bu tahrikler; Mekkelilere de münhasır kalmadı. Ka’b b. Eşref vasıtasıyla, Medine içinde de fitne ateşi tutuşturulmaya çalışılıyordu. Ka’b b. Eşref, şiirleriyle Müslüman kadınlara iftiralar atan ve mü’minleri birbirine düşüren tipik bir yahudiydi. Hatta o yılan dilini, Allah Resûlü’ne bile uzatmaktan çekinmezdi. Tabii, Müslümanlar bu durumdan çok rahatsız olurlardı ama, her defasında Resûlullah’ın tedbir, temkin ve sabrına takılırlardı.

Seriyye tertibini, onlar da öğrenmişti. Yaptıkları saldırı ve yağmalarla Medine halkının kuvve-i mâneviyesini kırmaya çalışır ve yer yer bunda muvaffak da olurlardı.

İşte Bedir’den sonra, bir sene boyunca hep böyle tahribat yapıldı. Vücuda musallat, zararlı mikroplar gibi, Mekkeliler de artık Medine’ye musallat olmuşlardı. O emin ve medeniyetin beşiği olmaya namzet beldenin, bütün zararlı mikroplardan korunması gerekiyordu.. Ve Allah Resûlü de işte bunu yaptı.

İslâm’ın en azılı düşmanı Ka’b b. Eşref, bu dönemde öldürüldü. Çünkü O, büyük bir ihanet şebekesinin başındaydı. Öldürülmesi mutlak bir zaruret haline gelmişti. Muhammed b. Mesleme bu zarûreti yerine getirdi.[2]

Beni Kaynûka yahudileri, gemi azıya almış, sürekli serkeşlik yapıyorlardı. Bu arada bir Müslüman kadına sarkıntılık yaptılar; sonra çıkan kavgada karşılıklı adam öldürmeler oldu. Bu da yetmiyormuş gibi, kalelerine güvenip, Allah Resûlü’ne meydan bile okudular. Küstahça, “Sen harp bilmeyen Kureyşlilerle savaştın, eğer bizimle savaşırsan, harbin ne olduğunu, o zaman görürsün!” dediler. Allah Resûlü de, her zaman Müslümanlara saldıran ve daha büyük saldırılar plânlayan bu nâmertlerin üzerine yürüdü. Yaptıklarına pişmanlık duyup teslim oldular ama, güven vadetmediklerinden Allah Resûlü de onları Medine’den sürdü.[3]

Medine artık, yavaş yavaş emin belde haline geliyordu. Bu arada Mekke, bütün şiddetiyle kaynamaya devam ediyordu. Ebu Süfyan, Müslümanlardan intikam alıncaya kadar, başına koku sürmeyeceğine yemin etmişti. Hatta bir ara Benî Nadr yahudilerinin bulunduğu mıntıkaya kadar gelmiş, Müslümanlara ait bir-iki evi de kundaklamıştı. Müslümanların geldiğini duyunca da Mekke’ye kaçmıştı...[4]

Allah Resûlü’nün kurduğu haber ağı, kesintisiz işliyor ve bütün olup bitenleri saati saatine merkeze ulaştırıyordu. Bu arada bir haber daha geldi. Kureyş, çoluk-çocuk, kadın-erkek kim varsa hepsini, hatta bazı kabilelerden yandaşlarını da alarak Medine’ye doğru ilerlemekteler. Allah Resûlü, kurultayını toplayarak istişâre etti. Kendi düşüncesi, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapma merkezindeydi. Çünkü, Bedir’de nasıl Kureyş, hiç beklemediği bir strateji ile karşılaşmıştı, şimdi de öyle olacaktı. Kureyş, Bedir’deki tecrübeleriyle, kendini bir meydan muharebesine hazırlayarak geliyordu. Eğer Medine’de kalınıp müdafaa yapılsaydı, durumları uzun süre muhasaraya müsâit olmayan Kureyş, ümitsiz bir bekleyişten sonra geldiği yere dönüp gidecekti. Allah Resûlü, bu düşüncelerini, yaklaşık olarak şöyle izah buyurdu: “Çocuk ve kadınları emniyet içinde kalabilecekleri yerlere yerleştirelim. Sonra da Medine’nin kenar mahallelerinde Kureyş’e karşı müdafaada bulunalım.”[5]

Efendimiz, bu strateji ve taktik ile şu hususları düşünüyordu:

a) Müslümanların esas gaye ve hedefi harp değildir. Onlar, emniyetin temsilcileridir.

b) Ancak, hak ve hakikati neşretmelerine mâni olmak istendiğinde, onlar bu mâniayı ortadan kaldırmak için her şeyi göze alır ve harp ederler.

c) Müslümanlar, saldırıya uğradıklarında dini, vatanı, ırzı, namusu müdafaa için savaşırlar.. ve gerekirse, bunun için can verir ve can alırlar. Bu da onların en meşru haklarıdır.

Etrafta, mütehayyir, hâdiseleri izleyen insanlara verilecek bu tür imajlar çok mühimdir ve Allah Resûlü, bu imajı yerleştirmek için müdafaa harbini tercih etmekte idi..

1) Uhud Öncesi Meşveret

Allah Resûlü, müdafaa harbi yapacaktı.. düşünceler bu noktada temerküz ediyordu. Bu arada bir de rüya görmüşlerdi: O, “Kendi zırhının içine girmiş ve bir kısım sığırlar boğazlanıyor, mübarek kılıcının ağzı bir diş atıyor.” Bu rüyayı kelimesi kelimesine şöyle tabir buyurdular: “Bu zırh bizim için Medine’nin içidir, müdafaa harbi yapalım. Onlar saldırsınlar, biz onları burada karşılayalım. O boğazlananlar, benim Ashabım’dır. Oraya gitmeyelim. Kılıcımın ağzından bir parçanın kopması ve diş atması, yakınlarımdan birisinin ölmesi demektir.” Evet Allah (cc), göstermiş, tembihde bulunmuş ve Habib’ine bir sinyal vererek âdeta; “Onlara müdafaa harbi yapın.” demiştir. Rüyada Resûlullah’ın kılıcının ağzından bir parça kopmuştu ki, bu, Hz. Hamza’nın şehadetine işaretti. Evet Allah’ın Arslanı Hamza, bu muharebede şehit olacaktı.[6] Bu sırada Bedir’de bulunmayanlar da vardı ki, bunlar da şehid olmak için hep duâ ediyorlardı. Allah (cc), onların duâlarını da kabul buyuracaktı.

Mesela; Enes bin Nadr “Allah beni müşriklerle bir karşılaştırırsa.” diyor ve şehidlik arıyordu. Yani Enes ve emsali: O hangi gündür, o günün adı nedir ki, ben o gün şehit olur, şehadet kanı ile abdest alır ve bu halimle Allah’ın huzuruna çıkarım mülahazası içindeydi.. ve onlar bunu ciddi bir istek ve önü alınmaz bir arzu ile bekliyordu. Bütün bir sene hep bunu heceleyip durmuşlardı. Elbet böyle bir duâ reddolunmazdı ve olmadı.[7] Kimbilir daha niceleri aynı arzu ve istekle yanıp tutuşuyor ve duâ duâ Allah’a (cc) yalvarıp bir meydan muharabesi talep ediyordu ki, O’na da şehidlik kapısı açılsın.

Abdullah bin Cahş, Amr İbn Cemûh, Sa’d İbn Rebi, hepsi de şehitlik bekleyen ukba buudlu insanlardandı. Keza, Sümeyra Hanımın (ra) çocukları da şehitlik bekleyen kimseler arasındaydı. Şehitlik onların her gece rüyaları ve hülyâları olmuştu. O gün bunlar, orada, meşverette ağır bastılar.

Allah Resûlü, meşveretle meseleleri topluma mâl ediyordu. O öyle davranacakdı ki, harekete iştirak eden her fert, fikren o işe sahip çıksın. Böylece, her fert, içinde kendi düşünce ve görüşü de olan meseleye daha çok omuz verecekti. Çünkü o da, fikren o düşünce örfanesine iştirak etmiş oluyordu. Gerçi Allah Resûlü vahiyle müeyyeddi. Ama, bazı kimseler, daha sonra kadere taş atmasın, “şöyle olsaydı, böyle olsaydı” demesinler diye, evvela meşveret ediyor, sonra meşverette kendi içtihatların, da ortaya koyuyordu.

Gençler: “Ya Resûlallah! Bedir’de olduğu gibi yapalım: Dışarı çıkalım, “hodri meydan” diyelim, yüz yüze, göğüs göğüse vuruşalım. Bizi bu şerefli mücadeleden mahrum etme.” diyorlardı.[8] Evet bunlar, Bedr’i örnek alıyor ve böyle harp etmek istiyorlardı. Hâlbuki Allah Resûlü, tatbik ettiği bir stratejiyi, ikinci muharebede tatbik etmeye taraftar değildi. Düşman daima sürprizlerle karşılaşmalıydı. Ne var ki gençler, alternatif düşüncede ısrar ediyorlardı. Büyükler meseleye muttali olduklarında ise, Allah Resûlü, çoktan zırhını giymiş, kılıcını kuşanmış bulunuyordu. Bunların gelip gençlerin ısrarlarından vazgeçtiklerini bildirmeleri, meseleyi artık değiştiremezdi. Zira o zaman da bir kısım fikir ayrılıkları ve değişik mahzurlar doğuracaktı.

Evvela, karar verdikten sonra karardan dönülmesi, başka kimselere de baskı yapma ve fikirleri istikametinde zorlama düşüncesi verecekdi ki, bu da fasit bir daire içine girilme demekti. Hâlbuki verilen karardan dönmek ve fertlerin duygu ve düşüncelerine göre durmadan karar değiştirmek, sıradan bir liderin dahi yapmayacağı bir yanlışlıktı. Elbetteki liderler lideri, İki Cihan Serveri, böyle bir yanlıştan müberrâ ve münezzehti.. müberrâ ve münezzeh kalacaktı.

İkincisi: Eğer müdafaa harbi yapılır ve ezkazara bazı arızalar zuhûr ederse, baştan bu işe gönüllü olmayanlardan çeşitli uygunsuz sözler duymak.. en azından böyle bir düşünce her zaman ihtimal dahilindeydi.

Üçüncüsü: Yapılacak müdafaa harbinde, elde edilecek her türlü ganimet, -kazanılacak şeref ve izzet de dahil- hiçbir zaman bir meydan muharebesindeki kadar olmazdı, olamazdı da. Bu da yine, gayr-i memnunların çıkış yapmalarına sebep olabilirdi. İşte bütün bu ve benzeri sebeplerden dolayı Allah Resûlü şöyle buyurdu: “Bir nebî zırhını giydikten sonra, Allah onunla düşmanları arasında hükmünü vermedikçe, ona zırhını çıkarmak yakışmaz!...”[9]

Çünkü Allah O’na: فَإِذَا عَزَمْتَ فَتَوَكَّلْ عَلَى اللهِ “İstişâre ile karar verip azmettiğinde, Allah’a güven ve O’na tevekkül et.” (Âl-i İmrân, 3/159) buyurarak kararlılığı emrediyordu. Evet, yoldaki her tereddüt, arkadakilerin kalbine korku ve tereddüt salar. Her yeni hareket halkı değişik fikirlere sevk eder ve teşettüt-ü âra (görüş dağınıklığı) olur. Bu da dağılıp çözülmelere yol açardı.

Gerçi Allah Resûlü, Medine’de kalıp müdafaa harbi yapmak istiyordu. Fakat meşverette meydan muharebesi yapma fikri ağır basınca, istişâre istikametinde karar verdi ve bir daha da kararından dönmedi. Bunun akıbeti ne olursa olsun dönmezdi de. Zira, millet ve devlet hayatında “meşveret” gibi çok önemli bir esasın tesbit edilmesi uğrunda, 70 değil 70 bin şehid de olsaydı Allah Resulü, o yol da yürüyecekti..

Bedir, doğrudan doğruya bir fetihdi, Uhud da en az Bedir kadar fetihtir.

2) Uhud’a Doğru

Allah Resûlü, derhal Uhud’a doğru hareket emri verir. Asker Uhud’u tutacak ve böylece düşmanın Medine’ye taarruzu önlenecekti. Kadın ve çocuklar emin yerlere yerleştirildi. Eğer düşman Medine’ye girmiş olursa, arkadan kıskaca alınacak ve böylece düşman hareketsiz hale getirilecekti. Anında karar verilmişti ama, alternatif stratejiler de vardı.

Uhud’un eteğine varıldığında harp vaziyeti alındı, Müslümanlar, bütünüyle 700 kişiydi. Daha önce orduya iştirak etmesine rağmen Abdullah b. Ubey b. Selül, 300 adamını alarak, kendi dediğinin olmadığını ileri sürmüş ve ordudan ayrılmıştı.[10] Müslümanların arasında zırhlıların sayısı 100 kadardı. Sancak yine Mus’ab b. Umeyr’e (ra) verilmişti.[11] Süvarilerin başında ise Zübeyr b. Avvam (ra) vardır. Zırhsız askerlerin başında da Hz. Hamza (ra) bulunuyordu..

... Ve okçular... Düşmanın arkadan gelmesine mâni olmak üzere önemli bir yere yerleştirilen bu okçuların başında Abdullah b. Cübeyr (ra) vardı. Allah Resûlü, o gün okçulara ısrarla şöyle demişti: “Siz, bizim arkamızı koruyun.. Ve zinhâr yerinizden ayrılmayın. Bizi ganimet paylaşıyor görseniz bile yerinizi terketmeyin. Ve yine bizim cenâzelerimizi kartallar kapıp götürüyor olsa bile bulunduğunuz yerde kalın!.”[12] Allah Resûlü tam tekmil kendisine düşen şeyleri yapmıştı. Bu defa saf şeklinde değil de değişik bir tatkik uygulayacaktı. Ordusunu Uhud’un bağrına çekecek, düşmanı kıskaç içine alacak ve onları okçularla kıstıracaktı. Sonra bir kısım ölüm fedâilerini; İbn Cahşları, ölüm arayan Mus’ab İbn Umeyrleri, Ebu Dücâneleri ve arslanlar arslanı seyyidinâ Hz. Hamza’ları düşmanın bağrına salacaktı..

Bedir’de parola “Ehad! Ehad!” tı. Uhud’da ise “Öldür! öldür!” mânâsına “Emit! Emit!”di.[13] Burada taktik de parola da değişmişti; Müslümanlar, Allah ve Resûlü aşkına, kendilerini koruyacak ve düşmanı öldüreceklerdi.

Savaş plânı düşünüldüğü gibi hazırlanmış.. ve Allah Resûlü elinde tuttuğu kılıcı göstererek: “Hakkını vermek şartıyla bu kılıcı isteyen var mı?” buyurmuşlardı. Bütün Sahâbe coşmuş ve herkes bu kılıcın kendisine verilmesini istemişti ama, herkesi herkesten daha iyi tanıyan Allah Resûlü, gözleriyle kılıcın asıl sahibini arıyordu. Derken kılıcın asıl sahibi Ebu Dücâne sordu: “Ya Resûlallah! Bu kılıcın hakkı nedir?” Allah Resûlü: “Eğilip bükülünceye kadar harp etmektir.” buyurdu. O da: “Hakkını vermek üzere bu kılıcı bana ver ya Resûlallah.” dedi.. ve artık kılıçla gerçek sahibi buluşmuştu. Ölüm sarığını başına sardı ve düşman saflarına daldı. Ensâr, Ebu Dücâne’yi (ra) çok iyi bilirlerdi. O, al renkli sarığı sardığı zaman, artık ölüme gidiyor demekti.. ve bu esnada kimse Ebu Dücâne’nin (ra) karşısında bulunmak istemezdi. Ve bulunamadı da. Biz, yukarıda geçen konuşmayı sadece Ebu Dücâne (ra) ile Allah Resûlü arasında geçmiş bir konuşma olarak biliyoruz.[14] Hâlbuki Uhud’un sonunda görülecekti ki, Ebu Dücâne (ra) gibi daha niceleri var!

Abdullah b. Cahş (ra), kendisini öldürecek bir hasımla karşılaşmak için Allah’a (cc) duâ etmektedir. Aman Allahım bu nasıl ukbâ ve ebediyet mülahazasıdır! Hamza’nın (ra) kükreyişleri arslanların ödünü koparacak gibidir. Ve bu ölüm fedailerini düşmanın bağrına salmak, hiç beklenmedik bir stratejiydi ki, Ebu Süfyan, Bedir hesapları yaparken, yeni bir şaşkınlık yaşıyordu. Evet, Uhud’da karşılaştıkları hiç de Bedir’dekilere benzemiyordu. Hele, “Ölüm! Ölüm!” naraları, Kureyşlileri sıtmalılar gibi tir tir titretiyordu. Evet, müşrikler böyle bir şey beklemiyorlardı. Beklemedikleri için de birden bire bozguna uğramışlardı ki, işte Uhud’un birinci safhası buydu. Bu birinci safhada, Allah Resûlü Medine ile Uhud arasında, sırtını Uhud’a vererek okçularını uygun bir yere yerleştirmiş onlara: “Sakın yerinizden kıpırdamayın!” demiş, sonra da arslanlarını düşman ordusu üzerine salmış ve düşmanı bozguna uğratmıştı.. hem öyle bir bozguna uğratmıştı ki, kaçanlar kendilerini bir anda kadınların çadırlarında buldular. Bu arada Ebu Dücâne (ra) tâ merkezde korunan, Ebu Süfyan’ın hanımı Hind’in yanına kadar gidip ulaştı; hatta kılıcını kaldırıp tam başına indireceği zaman “Allah Resûlü’nün kılıcını bir kadının kanı ile kirletmeyeyim.” mülâhazasıyla geriye döndü.[15] Bütün sahâbe, bu kadar başarı ile, kendilerine verilen rolü çok iyi oynamış, vazifesini bihakkın yerine getirmiş ve mücadele etmenin hakkını vermişlerdi.

Âl-i İmran sûresi, sanki Uhud’da mücadele veren bu insanları destanlaştırmaktadır. Geçmiş peygamberlerden misallerle, onların etrafını alan yiğitler tablolaştırılıp tasvir edilirken Allah Resûlü’nün etrafındaki bu bahadırlara da telmihler yapılmış ve şöyle denmiştir:

 

وَكَأَيِّن مِن نَّبِيٍّ قَاتَلَ مَعَهُ رِبِّيُّونَ كَثِيرٌ فَمَا وَهَنُواْ لِمَا أَصَابَهُمْ فِي سَبِيلِ اللهِ وَمَا ضَعُفُواْ وَمَا اسْتَكَانُواْ وَاللهُ يُحِبُّ الصَّابِرِينَ $ وَمَا كَانَ قَوْلَهُمْ إِلاَّ أَن قَالُواْ ربَّنَا اغْفِرْ لَنَا ذُنُوبَنَا وَإِسْرَافَنَا فِي أَمْرِنَا وَثَبِّتْ أَقْدَامَنَا وَانصُرْنَا عَلَى الْقَوْمِ الْكَافِرِينَ $ فَآتَاهُمُ اللهُ ثَوَابَ الدُّنْيَا وَحُسْنَ ثَوَابِ الآخِرَةِ وَاللهُ يُحِبُّ الْمُحْسِنِينَ

“Nice peygamberlerin yanında Rabb’e kul olmuş savaşan Rabbânîler vardır ki, Allah yolunda başlarına gelenlerden ötürü gevşememişler, yılmamışlar ve boyun eğmemişlerdir. Allah sabredenleri sever. Onların dedikleri ancak şu idi: “Rabbimiz! Günahlarımızı, işimizdeki aşırılıklarımızı bize bağışla, sebatımızı artır, inkarcı topluluğa karşı bize yardım et!” Bu yüzden Allah, onlara dünya nimetini de âhiret nimetini de fazlasıyla verdi. Allah işlerini iyi yapanları sever.” (Âl-i İmran, 3/146-148).

Âyet, Rabbânîleri anlatıyordu. Ama tarihi tekerrürler zaviyesinden anlatılanlar, Uhud’da kavga veren insanlardı. Zaten bu âyetler Uhud münâsebetiyle nâzil olmuştu.

3) Uhud’un Safhaları

Uhud’da üç ayrı tablo vardır:

a) Birinci Tablo:

Allah Resûlü’nün alelacele verdiği kararların başarı ve muvaffakiyetle neticelenmesi tablosudur. Gerçi bu bölümde de birkaç şehit verilmişti. Ama; Seyyidinâ Hz. Hamza, Ebu Dücâne, İbn Cahş (ra) düşmanı ekin biçer gibi biçip geçmişlerdi. Ve, açık bir zafer kazanılmış, düşman da bozguna uğratılmıştı. Bu esnada kadınlar, yollarda kaçışanların ayaklarından tutup, kaçmayı önlemeye çalışmış ve “Bu size yakışmaz.” diye yalvarmışlardı ama, kaçmaya yüz tutmuş Mekke ordusunu durdurmak mümkün değildi.

Bu karşılaşmada, Müslümanların sayısının, münafıklar ayrıldıktan sonra 700 kişi kadar olduğunu mevsûk tarihler söylüyor. Karşı tarafın gücü ise üç bine yakındı. Bu da takriben Müslümanların beş katı demekti. Yani her fert, beş insanla savaşmak zorundaydı. Kureyş, kadınlarını, çocuklarını da getirmişti. Bunlar def çalıyor ve askeri coşturuyorlardı. Müşrik ordusu tam tahkim edilmiş, hazırlıklı idi, ama, Müslümanın fendi karşısında, Bedir’de olduğu gibi, burada da yine bozguna uğramışlardı. İşte tam bu esnada emir dinlememe gibi bir talihsizlik oldu ki, biz buna “zelle” diyoruz. Zira, onlar mukarrebîn, yani Allah’a (cc) çok yakın ve sanki O’nu görüyor olma mevkiinde bulunuyorlardı. Bizler, İslâm ve îman mevkiinin insanlarıyız. İman ediyor, İslâm’ı yaşıyor ve ötesinde daha derinliklere akıl erdiremiyoruz. Onlar ise, Allah’ı (cc) görüyor gibi ibadet etme mevkiinde bulunuyor ve her şeyi bizden çok farklı görüyorlar; hatta çok defa kemiyetsiz, keyfiyetsiz lahutî derinlikler müşahede ediyorlardı. Bu kadar yakın olduklarından dolayı, kalplerinden ve kafalarından geçecek şeylerden dahi muâheze olabilirlerdi. İşte orada hafif bir çözülme.. ve Allah Resûlü’nün hezimette zafer çıkarma stratejisine giden yoldaki sarsıntı bir mukarrebîn okşanmasıydı. Evet, zaferden sonra da Allah Resûlü, Uhud’da başarılıdır. Bir kısım tarihlerin yazdığı gibi, Uhud, hezimet değildir. Ben şahsen burada “Hezimet” tabirini çok ağır buluyorum. Rûhen bu kelimeden rahatsız oluyor ve onun yerine “Uhud’da bir aralık sarsıntı oldu.” diyorum.

b) İkinci Tablo:

Düşman hezimete uğramıştı. Kaçan kaçana bir bozgun vardı. Müslümanlar ister istemez Bedr’i hatırladılar. O zaman da düşman ordusu böyle kaçmıştı. Derken işin bittiğine hükmettiler. Sıra ganimetleri toplamaya gelmişti. İşte şurada develer, atlar, sığırlar onları bekliyordu. Düşman, bütün mal varlığını bırakıp öyle kaçmıştı ki, zahiren gidip ganimet toplamada hiçbir mahzur görülmüyordu. Bu itibarla da, ganimet toplamaya okçular da iştirak etmişlerdi. Her ne kadar Abdullah b. Cübeyr (ra) onlara Allah Resûlü’nün emrini hatırlatmış idiyse de emrin son sınırındaki espriyi kavrayamamışlardı. Zira ayrılanlar, bu emri, “Savaşın sonuna kadar sebat edin.” şeklinde yorumlamışlardı.. Ve işte savaş sona ermişti. Ayrıca onlara göre böyle bozguna uğramış bir ordunun toparlanıp geri dönmesi muhaldi. İşte Uhud’un ikinci tablosu.!

c) Üçüncü Tabloya Gelince:

Okçuların yerlerinden ayrılması, cephede bir gedik açmak demekti ki, hayatında hiç yenilgi görmemiş askerî dehâ Halid’in bunu değerlendirmemesi düşünülemezdi. Ve şimdi fırsat onun eline geçmişti.

Bu esnada Müslümanlar, kılıçlarını kınlarına sokmuş, toplanan ganimetlerle meşguldüler. Kimisi de çadırlarına çekilmiş istirahat ediyorlardı ki; Halid, yıldırım gibi ilerledi, ve kalan birkaç okçuyu da şehit ederek arkadan saldırdı. Müslümanlar tamamen hazırlıksız yakalanmışlardı. Hatta onlar, harbi bitti kabul ettiklerinden, harp esnasında olması gereken gerilimlerini kaybetmişlerdi. Bu da yine Halid’in işine yarayacaktı. Fırsatı değerlendirdi ve o müthiş taarruzunu gerçekleştirdi..

Burada, bir noktaya daha temas etmekte fayda var. Esasen, Uhud’a gelinirken bir gedikle geliniyordu. Efendimiz Medine’de kalalım demişti, onlar dinlememiş ve dışarıya çıkmada ısrar etmişlerdi. Bu, onlar adına bir fasit daireye girmek demekti. Şimdi bu fasit daire, başka bir fasit daire daha doğurmuştu. Allah Resûlü, “şurada sebat edin, ayrılmayın!” demişken onlar yerlerini terketmişlerdi ki, bu da onlar için yeni bir zelle ve bir sürçmeydi. Bu sürçmeleri Kur’ân şöyle ele alıyor:

إِنَّمَا اسْتَزَلَّهُمُ الشَّيْطَانُ بِبَعْضِ مَا كَسَبُواْ “Yaptıkları bazı şeylerden dolayı şeytan onların ayağını kaydırdı.” (Al-i İmran, 3/155).

Yani, işin başında onlara “kalın!” dendi, onlar: “Medine dışına çıkıp harp edelim!” dediler. Harp esnasında onlara, “yerinizden ayrılmayın” dendi. Onlar ise yerlerinden ayrılıp, ganimet toplamaya, daha doğrusu, bu mevzuda diğerlerine yardım etmeye koyuldular. Birinci söz dinlemeyiş, onlar için bir fasit daireye girişti. Birinci fasit daire, ikincisini doğurdu. Eğer Cenâb-ı Hak, rahmetiyle bu fasit dairelerin devam etmesine mâni’ olmasaydı, yanlışlıklar birbirini takip edip gidecekti... Rahmetin gazaba sebkat edişi bir kere daha ayan-beyan zuhur etmiş ve o mukarrebîn topluluğuna kanat açmıştı.

Bir de orada, harp bitti diye, ganimet toplamaya koyuldular. Gerçi bu, harbe iştirak eden ve muvaffak da olan muharipler için gayet normal bir hareketti. Ancak, mukarrebîn için bu dahi bir kayma sayılırdı. Nitekim Cenâb-ı Hak, Bedir’de elde edilen ganimetler sebebiyle Habibi’ni dahi ikaz etmişti.. (Enfal, 8/67-68). Hatta Allah Resûlü ve Ebu Bekir (ra) bu ikaz karşısında hıçkıra hıçkıra ağlamış ve Hz. Ömer (ra) onları ağlar görünce, o da aynı şekilde gözyaşı dökmeye başlamıştı.[16]

Onlar, dünyaya meyledemezdi.. aksine ona karşı tavır belirlemeleri lazımdı. Ganimeti, alalım, götürelim düşüncesi, bize göre mahzursuz olsa bile, o cephede, o meydanda, şehitlerin kanları ile yıkanmış o zeminde mukarrebînin buna tenezzül etmesi daha sonra onları vicdanlarında yakıp bitireceğinden, Allah te’dib-i acilesiyle bu acı akıbetten onları siyanet buyurdu. Ama, bir gedik daha açılmıştı. Musibet, musibeti unutturur gerçeği çizgisinde her yeni musibet, bir öncekini unutturacak kadar adetâ katlanarak geliyordu. Mesela; en sonunda bütün musibetleri unutturacak olan, Efendimizin kuşatıldığı, hatta şehit edildiği şâyiası onlara, her şeyi unutturmaya yetti.. bereket versin, tam Efendimizin bulunduğu yere kadar ulaşıldığı esnada, Efendimiz etrafında, sesini duyurabileceği kimselere sesini duyurmuş ve o ilk tahşidât ile çevresinde etten kemikten bir kale teşekkül etmişti. Nice kadınlar ellerinde sargılar, bellerinde mataralar, yaralılara su vermek ve yaralarını sarmak için oraya gelmişlerdi.. tabiî başlarında da Ümmü Umâre (ra), tarihin şerefle yâd edeceği büyük kadın.. beyini ve oğullarını göndermişti, onlar savaşacaklardı. Kendisi de belinde matara, elinde sargılar, yaralıları tedavi için orada bulunuyordu. Gördüğü manzara dehşet vericiydi. Allah Resûlü’nün etrafında etten kemikten bu kale parça parça olup devriliyor ve hâin eller adım adım O’na doğru yaklaşıyorlardı. Aslında bütününü doğramadan hatta onları kütükte doğranan bir et haline getirmeden, Allah Resûlü’nün semtine sokulmaları mümkün değildi. Orada artık, her gayz ile bilenen kılıç, O’nun için bileniyor, her nefretle atılan ok, O’nun için atılıyor, her kalkan mızrak, O’na doğru kalkıyor, ama bütün bunlar gidip bir mü’minin bağrına saplanıyordu. Bir an gelmişti ki kırılmadık kol, kesilmedik baş kalmamıştı. Tam bu esnada Allah Resûlü, üzerine gelmekte olan bir grup gözü dönmüşü göstererek: “Bunlara karşı kim çıkacak?” deyince Nesibe (ra) elindeki sargıları, belindeki matarayı atarak: “Ben Ya Resûlallah!” cevabını vermiş ve müdafaa hattında yerini almıştı. Artık şimdi o, bir dişi arslan gibi elindeki kılıçla sağa sola saldırıyor ve Resûlullah’a yaklaşanları biçip geçiyordu.

Oraya sargı sarmak, yaralıları tedavi etmek için gelmişti ama, iş başa düşünce âdeta arslan kesilmişti. O, Allah Resûlü’nün önünde mücadelesini devam ettirirken oğlunun kolunun bir kılıç darbesiyle kesildiğini görür, koşar onu sargı ile sarar ve elini sırtına vurarak: اذهب فقاتل أمام رسول الله “Git Resûlullah’ın önünde savaş evladım!” der ve savaş mevkiine döner. O kadar yakın savaşıyordu ki, âdeta Allah Resûlü’nün fısıltılarını duyuyordu. Sırtında, elin içine girip saklanacağı kadar derin bir yara açılmış, kanlar içinde, O, Allah Resûlü’nün fısıltılarını, Allah Resûlü de O’nun fısıltılarını duyacak kadar birbirlerine yakınlar. O çocuğunu savaşa gönderdikten sonra Allah Resûlü ona şöyle buyuruyor: من يطيق ما تطيقين “Senin şu yaptığına kim takat getirebilir ki, kim dayanabilir ki?” Bunu yakalayan (duyan) büyük kadın:

ادع الله أن يجعلني معك يا رسول الله “Allah’a duâ et. Beni cennette seninle beraber eylesin!” der. Ve Allah Resûlü ellerini kaldırarak, yüzünden, sırtından, kolundan kanlar akan bu kadına duâ eder: “Allahım cennette onu benimle beraber kıl.”[17] Şerefli kadın bu duayı işitince: “Gayri kıyamete kadar O’nun önünde savaşabilirim.” der.

Bütün hayatı, şeref tablolarıyla âdeta bir danteladır Akabede Efendimiz’e biat edip Medine’ye davet etmesi.. bütün aile efradıyla İslam’ın emrine girmesi.. Peygamberimiz’in önünde Uhud’u göğüslemesi; en babayiğitlerin önünde bir performans sergilemesi.. tesettür ayeti nazil olunca, fiilen cihada iştirak edememe üzüntüsüyle sarsılması.. yalancı peygamberler döneminde, yeniden sahneye çıkıp, Yemame’de savaşması; savaşıp kolunu ve oğlunu orada bırakıp geriye dönmesi gibi bir kadın mukavemetini aşan çok televvünlü ve dolu dolu bir hayat yaşamıştır.[18] Uhud’daki ölüm fedailerinden biri de Enes bin Nadır’dı.. Enes bin Malik’in amcası.. Enes Bin Nadır (ra), hem savaşıyor hem de “Allah Resûlü’nün öldüğü yerde siz ne diye ölmüyorsunuz?” diye haykırıyordu.[19] İlk tahşidât burada olmuştu ve düşman ordusu da burada bozguna uğratılacaktı. Artık, sarsıntı durmuş ve Allah Resûlü, emre itaatteki inceliği anlayamayan arkadaşlarına her şeye rağmen yeni emirler veriyor, yeni stratejiler sunuyordu. Bu arada, Sa’d İbn Rabî (ra) Uhud’un bir köşesinde ölümünü beklerken yanına giden sahabiye şöyle gürlüyordu: “Allah Resûlü’ne selâm götürün, Uhud’un arkasından buram buram cennet kokularının geldiğini duyuyorum. Ve cemaatime de selâm götürün, nefes alıp verdikleri sürece Allah Resûlü’ne bir şey olursa Allah (cc) huzurunda yakalarını kurtaramazlar!.”[20]

... Ve tabiî şehitlik için duâ edenlerin duâsı da kabul olmuştu: Enes bin Nadır duâ etmiş, İbn Cahş duâ etmiş, Hamza duâ etmiş ve bunların duâları kabul olunmuş, olunmuş da kanatlanıp göklere uçmuşlardı. Uçan uçup gitmiş, kalanlar kan seylabları önünde sürüm sürüm.. ve sanki Uhud da herkes gibi ağlıyor; ama kan ağlıyordu.. bir de yüreklerin kan ağlaması vardı ki, o da Allah Resulü’nün vefatı şayiasıyla feverana başladı; başladı ve çoklarının kuvve-i mâneviyesini sarstı.. Ve işte bu esnada, Müslümanlardan bir kısmı Medine’ye gelip yeni bir tabye plânlamak, kimi başka mülahazalarla sağa-sola koşuşup durmaya başlamışlardı.. ve tam mânâsıyla panik içindeydiler ki; tam bu esnada Ka’b bin Malik’in o gürül gürül sesi duyuldu: يا معشر المسلمين! أبشروا، هذا رسول الله “Ey Müslümanlar! Size müjdeler olsun işte Resûlullah (hayattadır).”[21] Uhud bu sesle; yeniden bir “ba’su ba’del-mevt”e uyanır gibi cana geldi ve herkes O’na doğru koşmaya başladı. İkinci tahşidât, Resulullah’ın içinde bulunduğu çukurun etrafında yapıldı. Yeniden, etten-kemikten bir sûr teşekkül etmişti. Kimisi O’nun etrafında pervâne gibi dönüyor, kimisi mübârek yüzüne saplanmış miğfer parçalarını çıkarmaya çalışıyor ve kimisi de halkın orada toplanmasını temine çalışıyordu. Ama hepsi de O’nun üzerine tir tir titriyordu.[22] Zaten, O’nun bir tek dişine zarar gelmemesi için canını vermeyecek tek bir sahâbe yoktu. İşte bu, Allah Resûlü’nün etrafındaki ikinci tahşidâttı.! Bir kere daha ölmeye söz verecek ve O’ndan ayrılmayacaklardı. İnsanlığın İftihar Tablosu, büyük asker, yeniden zimamı eline aldı. Artık okçuların yerlerini terk etmesi, başkalarının gidip uzak cephelerde savaşması, O’nun yeni harp stratejilerine mâni olmayacaktı. Etrafında toplananlarla O, sessizce Uhud’un arkasına çekilmiş, orada tekrar bir güç olma plânları hazırlıyordu. Yani, Allah Resûlü, muvaffakiyetle neticelenecek olan üçüncü tabloyu hazırlamaktaydı.[23]

4) Hezimetten Zafere

Bu üçüncü tablodaki yine mutlak bir zaferdi.. zaferdi, zira, düşman ric’at etmiş, Müslümanlar da onları kovalamışlardı. Vakıa, Ebu Süfyan yeni bir taarruza niyetlenmişti ama, Safvan b. Ümeyye: “Ya Eba Süfyan geri dönelim. Zira Muhammed’e onların hepsini öldürmeden ulaşmamız mümkün değildir. Şimdi bir zafer kazandık. Bunu hezimete çevirmeyelim!” diyerek onu bu akıbeti şüpheli hareketten vazgeçirmişti. Aslında, o da aynı kanaatte idi. Ve, Mekke’ye doğru yola koyuldular.[24]

Mağlûbiyet gibi görünen bir durumdan sonra Allah Resûlü, âdeta yeniden parlak bir zafer kazanmıştı. Bununla da kader, sanki sahâbeye şöyle bir ders veriyordu: Allah (cc), Habîbi’ne doğrudan doğruya kendi inayet ve keremiyle muvaffakiyetler bahşetmektedir. Sizin kılıçlarınız sadece birer sebeptir ve zevahir açısından vardır. Yoksa, Resûlü’nü zaferden zafere ulaştıran sadece ve sadece Allah (cc)’tır. İşte, Uhud’un hem başında ve hem de neticesinde elde edilen zaferler, Efendimiz’e verilsin diye, arada öyle muvakkat bir sarsıntı yaşanmıştı. Fakat Allah (cc) bu en zor şartlarda dahi Efendimiz’i yalnız bırakmamış ve O’na va’dettiği nusreti vermiştir ki, âyet bu hususu şöyle dile getirmektedir:

“Andolsun ki, Allah size verdiği sözde durdu. O’nun izniyle kâfirleri kırıp biçiyordunuz ama, Allah size arzuladığınız zaferi gösterdikten sonra gevşeyip bu hususta nizaa düştünüz ve isyan ettiniz, sizden kimi dünyayı, kimi âhireti istiyordu; derken denemek için Allah sizi geri çevirip bozguna uğrattı. Andolsun ki O sizi bağışladı. Allah’ın mü’minlere nimeti boldur. Peygamber arkanızdan sizi çağırırken, kimseye bakmadan kaçıyordunuz. Kaybettiğinize ve başınıza gelene üzülmeyesiniz diye, Allah sizi kederden kedere uğrattı. Allah işlediklerinizden haberdardır.” (Âl-i İmran, 3/152-153).

Allah ile sizin aranızda mukavele vardır. O:

وَأَوْفُواْ بِعَهْدِي أُوفِ بِعَهْدِكُمْ “Siz Bana verdiğiniz sözde durun Ben de sözümü yerine getireyim.” (Bakara 2/40) buyurmaktadır. Bu mukavele asla Allah (cc) tarafından bozulmaz. Şayet siz, bu mukaveleyi bozarsanız Allah da bozar.. ve deniyor ki; Uhud’da da Allah size verdiği sözünü tuttu. O’nun emri, izni ve meşîeti ile işin başında kâfirleri biçip geçiyordunuz.

“Sonra hiç beklenmedik bir anda ve yok yere fiyaskoya girdiniz. Beş dakika sonra gelmeniz gerekirken, ganimete beş dakika evvel geldiniz ve emri beklemediniz. Evet, Sultanlar Sultanı, kumandanlık otağında emir vereceği anı bekliyordu. Fakat siz acele ettiniz.. derken aranıza nizâ girdi. Evet cephe bozulup da bir tabyede tutunamayınca nizâ çıkar. Zaten her yeni karar teşettüt-ü âra’ya sebebiyet verir ve düşünce farklılıkları meydana getirir.. ve her düşüncenin sâliki olur.. derken birlik ve vahdet bozulur. Allah (cc) size gösterdiği şeyi gösterdikten sonra baş kaldırdınız, siz mukarrebinsiniz. Bu başkalarına göre günah olmayabilir; ama siz huzûr-u risalet penâhiye mazhariyet cihetiyle, insibağa mazhardınız. Sürekli vahiy ile, Allah Resûlü’nün ilhamlarıyla ve O’nun sohbeti ile boyanıyordunuz. Siz daha önceden baştan ayağa Allah’ın (cc) memnun olacağı hüviyeti kesbetmiştiniz. Sevdiğiniz bir kısım şeyleri görünce -dünya idi bu ve çok önemli değildi.. Olsa da olurdu olmasa da olurdu- Allah (cc) onu da sizin elinizden aldı. Arzuladığınız o şeyden de sizi mahrûm etti. Çünkü siz ukbâya tâlib olsaydınız, dünya nasıl olsa arkadan gelecekti. Bir ölçüde dünyaya talib oldunuz. Hâlbuki dünya tâlebi için sarfedilen enerji kadar bir enerjiyle, Ukbâ taleb edilemez. Ukbâ, daha himmetlice, dünya daha aşağıdan takip edilmeliydi. Ayrıca siz, ukbâyı taleb etseydiniz, dünya koşa koşa arkanızdan gelecekti. Unutmayın, kasem olsun Allah (cc) sizi affetti.”

Allah Resûlü, o korkunç sarsıntıdan sonra bir bakıma yeni bir zafer elde etmişti. Ebu Süfyan ordusu Mekke’ye, Allah Resûlü de onların içine ciddi bir korku saldıktan sonra Medine’ye döndüler.

 


.

Oca. 13, 2006

aziz tarman kim

Samanyolu TV'nin flaş dizi Şubat Soğuğu'nda düğmeci Mehmet Aziz Tarman'in kimliğini nihayet teşhis ettim.

Sebataycılığın kurucusu Sabetay Sevi bundan 300 yıl önce ortaya çıktı. Mesihliğini ilan etti. Sonra can korkusuyla Aziz Mehmed Efendi oldu. Dizi senaristleri bu ismi tersine çevirerek Mehmet Aziz yapmış, birde Sebataycıların meşhur soyadı Tarman'ı da sonuna ekleyince karşımıza derin devletin operasyonel düğmecisi ' Bir Sebataycı' portresi çıkmış oluyor.

Türkiye'de dindarlarla uğraşan ekibin kimlerden oluştuğu yavaş yavaş bu diziyle anlaşılmaya başlandı.




Dönmeler, eskiden beri İslam ve milliyetçiliğin karşısında dayatmacı bir Batılı hayat tarzını temsil ediyor. Dinimizle, medeniyetimizle, kültürümüzle AB'ye üye olmamız umurlarında değil, teslimiyetçi bir anlayıştalar.

Son yıllarda ise tuhaf biçimde AB karşıtılar; dindarların AB'ye girince daha da güçleneceğini düşünüyorlar. Türk Mason locası Brüksel'de AB propagandası yapıyormuş. Gelde inan. Olsa olsa bagli olduklari Cenevre Mason locasindan yeni emirle almaya gitmislerdir. Özbenliğimizi yok ederek dinsizleşip Batılı olmak onlar tarafından topluma yıllarca model olarak sunuldu.Yetmişli yıllarda sağ-sol çatışmaları döneminde komünizmi ve Marksizmi de temsil ettiler. Batıya, Batılı yaşam tarzına taraf oldular ve bu yaşam tarzını Türk toplumuna getirmeye uğraştılar. Bu ülkenin gerçek sahiplerini özyurtlarında parya gördüler.

Dönmeler, hep kozmopolitik roller üstlendiler, Batıya yönelmeyi kullanarak bir yerde İslami-geleneksel-muhafazakar değerlere bağlı olarak yaşamak isteyen toplumun çoğunluğuna bu yaşam tarzını dayattılar.

Balolara gitmeyen, kısa etek giymeyen, başını açmayan, İslami değerlere bağlı muhafazakar kadınlar ve toplumun çoğunluğunu teşkil eden bu tarz aile ve toplum yapısı, "yobaz ve gerici" olarak nitelendirildiler. Özümüze dönmemizi asla istemediller, ciddi ciddi bu millet Osmanlı'daki günlerine döner diye korktular. Bu ülkenin dinamiklerini ortaya çıkaran Fethullah Gülen gibi önderlere gizli savaş açtılar. Osmanlı'yı reddi miras yapmamızı salık verdiler. Ne anlama geldiği belirsiz irtica yaftasını icat ettiler. Başörtüsü sorunu, onların direnci yüzünden çözülemiyor.

Yüzde 99'ü müslüman olan ülkem bu nedenle, Cumhurbaşkanı ve Genelkurmay başkanı tarfından İslam ülkesi sayılamıyor. Yıllardır koyu bir dindar olan asker kökenli babamla Türkiye Dar-ül Harp mi, değil mi fıkhi tartışmasını yaparız. Ben İslam ülkesi derim, o hayır derdi. Yazık, meğerse değilmiş!... Bizi müslüman saymayan Araplar haklı çıktı! Bravo doğrusu!
Ortaya çıkan resimde İslam'ı içten yıkmaya çalışan ve özellikle 1970'li yılların sağ-sol çatışma atmosferi içinde İslam'ın da içinde yer aldığı geniş sağ cepheyi çökertmeye çalışan "Yahudiliğin gizli ve aynı zamanda "kızıl ajanları"ydılar. Artık kapitalist entel solcu oldular. Bugünlerde ise, ' Beyaz Türkler' sembolüyle ön plana çıkıyorlar. Her zaman ayrıcalıklılar.

Sebataycılar en çok Dışişleri, doktorlar arasında, üniversiteler (özellikle İşletme, İktisat, Uluslararası İlişkiler, Sosyoloji, Tarih, Kimya, Fizik, Matematik), YÖK, Amerikan Hastahaneleri, işadamları, Koc Grubu, gazeteciler özellikle Hürriyet, Sabah, Milliyet'te ve bu gazetelerin bağlı olduğu diğer ufak gazete ve dergilerde yuvalandılar. Orduya ve MİT'e sızdılar. MİT 2. başkanı Hiram Abas en meşhuruydu. Çevik Bir, Genelkurmay 2. başkanlığına kadar yükseldi. Laik göründükleri için orgeneralliklere yükseldiler ve kurdukları derin devletleriyle devlet içinde devlet gibi davranmaya başladılar.


Çevik Bir, 2 Ekim 1999 tarihinde gazeteci İsmet Solak'la NTV'de yaptikları sohbette emekli Orgeneral şöyle demektedir: "Babam Manastır'lı, annem Selanikli'dir." Diğer bütün kavim ve kültürlerin aksine Yahudilikte soy anneden devam etmektedir. Yani Yahudiler, babası Yahudi olanı değil, annesi Yahudi olanı kendilerinden saymaktadırlar. Böylece Çevik Bir'in annesinin Selanik Dönmesi olması kendisinin Yahudi kabul edilmesi için yetmektedir.

8 Şubat sürecinde kullandığı Sabah gazetesinin sahibi Dinç Bilgin'in dönme olması, onı manşet toplantılarına katılmasını sağlamıştı. Derin ilişkilerini çok iyi kullandı.
Benim burada dikkat çekmek istediğim şey; Türk Ordusunda subay olabilmek için yapılan soy-sop, dini mensubiyet ve milli bağlılık araştırmalarından bu insanların nasıl olup da geçtikleridir. Hele kurmay olabilmek için çok daha hassas ölçülerin kullanıldığı bilindiği halde, bu ölçüler sanki sadece dindar olanları ayıklamaya indirgenmiş gibi görünüyor. Dedesi imam olanları subay yapmayan sistem acaba neden zor duruma düştüğümüzde bizi arkadan vuranları baş tacı yapmaktadır?

Dönme Ahmet Emin Yalman'ın 1950'li yıllarda Necip Fazıl Kısakürek ve Büyük Doğu'cularla olan şiddetli polemikleri ve bir dönme olan Sabika Sertelin eşi Zekeriya Sertel ile birlikte milliyetçi ve Turancılarla olan polemikleri, bugün artık yaşanmıyor. Çünkü Sebataycıları afişe edecek dirayetli yazarımız kalmadı. Kimse cesaret edemiyor. Kurtlar Vadisi ve Şubat Soğuğu, bu misyonu görsel olarak yapıyor.

Döneminde Sebataycıların canına okuyan Rahmetli Necip Fazıl, İdeologya Örgüsü adlı kitabının 424'üncü sayfasında Yahudileri şöyle anlatıyordu:

Önce öz peygamberine ihânet eden tevhid bayraktarı Resûl ”Tûr-u Sînâ”ya çıkınca altundan buzağı yapıp ona tapmaya başlayan ve peygamber lânetine uğrayan , o..

Böylece , nebiler beşiği , üstün ırk İsrailoğulları içinden kopup fesad ve hiyânet madeni yeni bir kavim hâlinde dölleşen , asıl yahudiyi mayalandıran , artık hep öyle devam eden ve insanlığın başına belâ kesilen , o...
İçinden yetişmiş ve yeni ölçülerle gelmiş İsa Peygamberi dinsizlikle suçlayan , Romalılara gammazlayan ve Romalı askerlere kimin tutulacağıhı göstermek için havariler meclisinde onu yanağından öpmeye kadar alçalan ( Yud'a Sem'um'un), o...

Derken babasız hak Peygamber Hazret-i İsa’nın hak dini içinden tahrif eden , yeni Peygamberi Allah’ın oğlu diye gösteren , ”baba – oğul – ruhulkudüs” küfrünü icad eden (Sen Pol) , o...

İslâm’da münâfıklığı mayalandıran , bütün bâtıl mezhepleri kuran , besleyen ve Kur’an’da Allah’ın lânetine hedef olan , o...

Dünyanın her tarafına yayılıp kene sessizliği içinde kanını emdiği her yerden atılan , sonunda İspanya’dan kovulan , sırtında ucu kurşunlu kamçıların iziyle Türkiye’nin kapısnı çalan , karalar ve denizlerin haşmetli imparatoru Kânûnî Sultan Süleyman’ın lütuf ve merhameti sayesinde yurdumuza sızan , en kısa zamanda Türk iktisadî hayatına hâkim olan ( Yasef Nassi) , hatta bir kızını Kânûnî’nin oğluna nikâh ettirmeye kadar başaran ( Nurbanı Sultan), derken Osmanlı tarihi boyunca yeniçeri fesadının baş âmili ”züyuf akçe = hileli para” mârifetini yürüten o...

Öbür taraftan da Türk vatanının en habis fesad ve hiyânet merkezi Selânik’ten kalkarak güyâ İslâm’ı kabul etmiş bir kafile hâlinde (dönmeler) Edirne ve İstanbul’a gelen ve bizi yahudi hüviyetiyle törpüleyişini bir de müslüman sıfatına bürülü olarak tecrübeye kalkan ( Sebatay Sevi ), o...

Fransız ihtilâlinde , perde arkası en büyük rolü oynayan , ilk enflasyon parası Asinyayi çıkartıp ihtilâlin iktisâdî muvazenesini allak bullak eden , neticede bir yandan krallık öbür yandan İnkilap Fransası’nı , yâni sadece Fransa’yı batırmak emelini besleyen , o...

İkinci Abdulhamit devrinde İslâm dünyasının merkez noktalarından birine çivi çakmak için flistinde küçük bir toprak isteyen , buna karşılık Türkiye’nin bütün dış borçlarını (Düyunu Umumiye) ödemek teklifinde bulunan , fakat ulu Hakan tarafından teklifleri nefretle reddedilen , nihayet yüce hükümdarı Ittihat ve Terakki komitelerine düşürten , o....
Dünyada ilk defa parayı ve şişkin sermayeyi icad eden Kapitalizma , sonra ( Karl Marks) marifetiyle onu tahrip eden,1917 komünist ihtilâlinde güdücüler arası yer alan , peşinden dünya çapında bir Yahudi filozofu Henri Bergson’a tahrip âletini tertip ettiren , netice olarak nerede ve hangi mezhep varsa bir taraftan kurduran ve bir taraftan yıkan , yâni kendi dışında insanlığı her türlü birlik ve yekparelikten uzaklaştıran , o...

Türk Millî Kurtuluş Hareketi Yunanlı’ya karşı zafere ulaşır ulaşmaz , Türk’ü ve onun şahsında İslâm’ı yok etme azmindeki Batı ülkelerinin üzerimize saldırmasını önlemek ve göstermelik istiklâlimizi sağlamak şartını İslâmdan arınmamıza ve mukaddesâtımızı feda etmemize bağlayan ve bunda muvaffak olan , yine o...

Nihâyet her yerde planını gerçekleştiren , bu arada Türkiye’de dilediği fuhuş , ahlâksızlık ve iktisâdî çöküş iklimini tutturan gizli imparatorluğun maketi minik İsrail devletini kuran , onunla İslâm âlemi ve petrol dünyasının en nâzik noktasına kazığını kakan , arı kovanı hummasıyla çalışan , çabuk seferber olmakta dünyada birinci orduyu meydana getiren , çevresinde kendisinden en asağı 10 misli büyük Arab âlemini iflâsa uğratan , o

Şu anda kolları karnının altında saklı bir ahtapot gibi , bir koluyla Suriye , öbür koluyla Irak, daha öbür kollarıyla da Kuveyt , Hicaz , Mısır ve Libya istikametlerini kollayan bu rolünün tahakkukuna zemin hazırlamak için bir dünya felâketine muhtaç bulunan , bunun için de Rus Amerikan rekabetini kızıştıran ve türeme – üreme yatağı emperyalizmayı besleyen, kısaca topyekûn medeniyetleri eritme yolunda büyücü kazanını durmadan karıştıran, yalnız, o...

Yine o, hep o, yalnız o , dâima o...
Ve bu incelikleri kavrayamamak ve içyüzleri görememek
bakımından memleketimiz , yine o , hep o , yalnız o , dâima o...
Sonsöz olarak Yahudi karşıtlığı yapmak niyetinde olmadığımızı hatırlatıp, Hekimoğlu İsmail'in orta yolu salık veren tesbitlerini kayde geçirelim:
Bir zamanlar "siyonistler, masonlar" diye tutturdular. Onlar dünyayı parmağında oynatıyormuş, peki biz ne yapıyorduk? Türkiye'de kayıtlı masonların adedi bin beş yüzü geçmez.

Eğer bu ülkeyi onlar yönetiyorsa, Müslümanlar işe yaramıyor demektir. Peki dindarlar ne yapıyor? Sabataycılar varmış, bunlar bu milleti bu hale getirmiş... Yani kahvede oturan, meyhanede içen, sanatı, işi olmayan, cahil, beceriksiz Müslümanlar iyi, sabataycılar kötü imiş...Siyonizm, masonluk, sabataycılık, lions kulüpleri, rotary kulüpleri, bunların bütünü Yahudi idealiyle ilgilidir.

Keşke Müslümanlar da Yahudiler kadar birbirini tutsaydı, keşke Müslümanlar da Yahudiler kadar ekonomide, politikada ve kültürde birbirine yardımcı olsaydı... Keşke Yahudiler birbirine "birader" derken, bizimkiler de kardeşliğin gereğini yapsaydı. Dönmelerden değil, dönen çeklerden, senetlerden, kalitesiz mallardan, atılan imzaya sahip çıkmamaktan korkmalı... Yahudilerden değil, artık Yahudileşen (Müslümanları aldatan) Müslümanlardan korkmalı...

Bir avuç Yahudi dünya ticaret imparatorluğunu kurarken iki milyar Müslüman'ın ekonomik esaretine gözyaşı dökmeli... Her Yahudi birkaç lisan bilirken İstiklal Marşı'nı, Nutuk'u anlamayan, Türkçeyi bilmeyen Türkler'e acımalı.
Dönmelere karşı çıkmayın, o yol açık kalsın, Almanlar'dan, Amerikalılar'dan pek çok kimse dönüp Müslüman oluyor. Keşke Türkler'in, Sünnîler'in hepsi gülsuyuyla yıkanmış olsaydı da suçluyu dışarda arasaydık. Irkların birbirine üstünlüğü yoktur, insanları üstün kılan prensiplerdir.

Dönmelere kızıp dövünmek yerine samimi müslüman olmayı öneren Hekimoğlu İsmail, dügmeci Mehmet Aziz Tarmanlara karşı özümüz olmaya çağrıyor.



Oca. 12, 2006

elestiride üslub

ELESTIRIDE ÜSLUB

 

 

SORU:  günümüzde idari,siyasi ve politik meselelere yaklasirken daha ziyade tenkit ve elestiri yegane kriter olarak ele aliniyor.böyle bir yaklasim dogrumudur? Degilse neler tavsiye edersiniz?

 

 

„Et-tahribü eshel“ sözü araplar arasinda deyim haline gelmis bir sdözdür.Mana larak kisaca tahrib kolaydir diyebiliriz. Evet tahrib,tenkit ve yikma cok kolaydir. Ne var ki ayni ölculer icinde yapmaya gelince, o kolay degil aksine cok zordur.onun icin yikma adina ortaya cikanlar öncelikle yapmanin yollarini arastirmali,tesbit etmeli sonra yikmaya baslamalidirlar.aksi halde meydana gelebilecek bosluklar ka tiyen doldurulamaz. Evet bazi meseleler vardir ki,alternatif dusununce ortaya koymadan,tahribe,tenkide ve yikima tahammulu yotur. Zannediyorum peygamberlerin ve hususiyle insanligin iftihar tablosunun en onemli vazifelerionden biride,iste bu hususla alakali dengeyi gerceklestirmektedir. Evet  O, toplum icinde yer etmis  butun yanlislilari ortaya koyuyor ve milletin gozunun icine baka baka,mertce,ikna edici bir üslubla „bu yanlistir“ diye haykiriyordu ama,ardindan alternatif dogrular vaz ederek,kaos icine dusulmesine ve boslukta yasanmasina meydan vermiyordu. Yani herseyi dengeliyor , musbet ve menfi yonleri ile ele aliyor,fikri ve hissi bosluklara meydan vermiyordu. Bu davranis tarzinin bize anlatigi cok sey var: bir kere saglam bir zemine,saglam bir blokaja oturmayan „yapma“ plan ve projeleri olmadan,ulu orta „yikma“ ve „tahrip“ tesebbusleri cinayettir.

         Nitekim bu dusunce hayata gecirilmediginden dolayi,yapilan hatalarin buyuklugu ve capi nispetinde,bazen fert,bazen aile,bazende devlet ciddi bosluklar yasamis ve kaosa suruklenmistir. Bu meselenin orneklerini devlet ve millet capinda ele aldigimizda,ilk defa osmanli aklimiza gelir. Bazen padisahlara tavir alinmis,alasagi edlmis,yerine daha iyisini bulunuz denmistir ama,bulunamayinca daha olumsuz durumlara girilmis,ve eskide,eskilerde mumla aranir hale gelmistir. Mesela;cennetmekan sultan Abdulhamit Han`in hal`edilmesinde oncu rol oynayan,ardindan alkis tutan Talat,cemal,enver pasalar riza tevfik,tevfik fikret,mehmet akif ve ona kizil sultan diyen daha niceleri,sonradan onun hakkinda ne taktirkar sozler soylemislerdir ama,is isten gecmistir.Cemal talat enver pasalar „neden neye kaldik ey gazi hunkar“ demis inlemis;Riza tevfik yunanlilar izmiri isgal edince, cami sadirvaninda hickira hickira aglamis ve onun ruhaniyatindan istimdat siiri yazmistir… evet boyle demisler ama, „ba`de harabi-l basra“.devlet-i aliye yikilmis musul kerkuk suleymaniye misir balkanlar gitmis ve bu altin kusakta huzur yoklara karismis;ondan sonra akillari baslarina gelmistir. Dünya simdilerde bunun bedelini hemde cok pahali olarak  odemekte. Zira devlet-i aliye, orta dogusu, kafkaslari,balkanlari ile bir muavezene unsuruydu. Heyhat,böyle bir misyonu ancak yikildiktan sonra anlayabildik..,.

 

                Ne acidir ki,bu tarihi hatalar simdilerde islenebiliyor. Alternatif dogru plan ve projeler ikame edilmeden,devlet veya hukumetler tahrip ediliyor. Soyle ki;“su kararlara istirak etmiyorum“veya „dis politika, ic politikaq boyle yapilmaz….vs.gibi sadece tenkit agirlikli sloganvari muhafelet yapiliyor. Böylelerine, nasil olmasi gerektigini soyleyin,yazin,cizin dediginde de,“o engin bir malumat,cok ciddi bir tecrube ister,buda bizde yok“ diyorlar. Rica ederim, devletin veya hukumetlerin yanlislari olabilir. Ama bu kat`iyen:“hele once bir yikalim sonra nasil yapacagimizi dusunuruz“felsefesi ile yapilmali. Böyle dir dusunce,devleti zaafa ugratir ve icte-distaitibar kaybina yol acar. Mesela;cografi konumu sebebi ile, stratajik bi yere sahip olan ulkemiz,cevremizde yasanan siyasi calkantilar icinde sayet bugun biraz daha guclu olsaydi,butun bir orta asyayi arkasina alabilir ve „ilelmerkez“bir guc ve bir vakumla onlari yanina cekebilirdi. Hatta islam ulkelerini etrafinda toplayabilirdi.

          Zaten sanli mazimizde de boyle olmamis mi?Alparslan,Fatih,Yavuz o guclu kabulun verdigi guven ile ortaya cikmis,ve milletin icinde umit olup cinlanmamis mi? Ve bu cinlamaya da coklari musbet cevap vermemis mi?

           Evet, yanlis hesaplar pesinde olanlarla alakamiz yok. Bizler var oldugumuz gunden bu yana bazen aglayarak, bazende gulerek  ama hep dudagimizda umitten tebessum, bu milletin etrafinda destanlar kosup durduk. Bu ulke ve bu milletin yeni bir sarsinti yasamamasi icin, kalbimizin korunmasina gosterdegimiz ihtimami gosterdik. Maruz kalinan tehlikeler karsisinda her zaman yapmamiz gerekenleri aradik,arastirdik… ve senelerce koy koy,kasaba kasaba bizi takip eden,her turlu kotulugu yapanlara „herkes karakterine gore amel eder“ deyip gectik. Devlet kademeleri isgal eden zatlarin bu davranislari karsisinda, devletimize,milletimize kusmedik,darilmadik.

          Evet, bu hususta, denge cok onemlidir. Ve kanatimizce bugun bu alanda cok yanlisliklar yapilmaktadir. Halbuki bastada ornekler vererek arz ettigimiz gibi,bu turlu davranislar oyle komplikasyonlara ve beklenmedik arizalara sebebiyyet verir ki,onlardan bir tekini tamire gucumuz yetmeyebilir.

          Bu yaklasim tarzi bir kisim radikal gorunumlu kimseleri rahatsiz edebilir. Ancak bu konu bana gore oldugundan da nazik. Aslinda ben, hic bir zaman muslumanca bir dusuncenin rencide olmasini istemem ve hic bir muslumanin kirilmasini istemem. Fakat karsimizda cok farkli islami anlayislar var. Muslumanim diyor, alinde bomba, belinde silah, adam vurmak icin sokakta. Bunu anlamak ve islami dusunce ile te`lif etmek oldukca zor. Tabii herkesi memnun etmek te mumkun degil. O  bakimdan sahsen su-i istimale ugrayacak, yanlis yorumlanacak dusunce ve beyanlardan cok endise duyuyorum. Buna ragmen hak ve hakikati anlatmak ta vazifemiz.

             Hasili, her sey kendi tabi oldugu kurallar icinde yapilmali. Yapalim derken de hepten yikmamaya azami ozen gosterilmeli. Maziden, tarihi hadiselerden ders alinarak, mantiki bosluklar icine dusulmemeli; millet ve devlet bir maceraya kurban edilmemelidir

Ara. 6, 2005

LONDRA] Hocaefendi hakkında yapılası beş doktora

Bir tespit
Geçtiğimiz birkaç ay içinde Fethullah Gülen Hocaefendi ve Gülen Hareketi hakkında The Muslim World dergisinin yayınladığı özel sayı ve Rice Üniversitesi’nde düzenlenen konferans Hocaefendi’yi de, adıyla anılan hareketi de dünya akademyasının dikkatle izlediğini ortaya koydu.

Ancak her iki çalışmaya da akademik gelenekten çok aksiyoner gereksinim damgasını vurmuştu. Hocaefendi’nin her şeyden önce bir ‘sufi’ olarak vasıflandırılması da gösteriyor ki akademyanın ilgisi henüz analitik düzeye kayamamıştır. Takip eden doktora başlıkları kafa karıştırırsa bilinsin ki, beş doktorayı bir köşe yazısına sıkıştıran adama şefik bir gözle bakmak refikliğin muktezasıdır.

Bir doktora (1)
Hocaefendi’nin söyleminden Gülen Hareketi’nin pratiğine dökülmüş şekliyle ‘adanmışlık’ modernitenin tanıdığı etnik, dini, milli, linguistik gibi temel kimlik kaynaklarına alternatif oluşturabilir mi? Adanmışlık, modernist kimlik çatışmaları karşısında birleştirici olabilmekte midir? (Özürle açıklayayım: Kürt-Türk, Özbek-Türkmen, Kırgız-Tatar kırılma noktaları karşısında harekete bağlılığın sağladığı birleştiricilikten bahsediyorum.)
Adanmışlık eğitiminin temel parametreleri nelerdir? Aynı erdem, hareket dışında da yaygınlaştırılabilir mi?

Bir doktora (2)
Gülen Hareketi’nde kadın ön planda olmamakla birlikte bir dizi ‘dişil toplumsal rol’ erkekler tarafından üstlenilmiş ve üstün kabul edilmiştir. Bu hareket Hocaefendi’si helva yoğuran, evlerde kalan talebeleri yemek yapıp bulaşık yıkayan, utangaç, ağlaç, şefik, kucaklamayı seven, dert dinlemeye hazır, anaç tavuk özgünlüğünde diğerkam ve fedakar insanlar yetiştiriyor. ‘Yeni İnsan’ın karakterinde ‘dişil toplumsal rol’ün yeri nedir? Bu Yeni İnsan aileden işyerine, okuldan emekliliğe toplumsal hayatın farklı kademelerinde başarılı olabilmekte midir?

Bir doktora (3)
Fethullah Gülen Hocaefendi’nin Kalbin Zümrüt Tepeleri isimli seri eserinde ortaya koyduğu zühd ve takva boyutlu yaşam, Gülen Hareketi’nde hangi oran ve mekanizmalarla hayata geçirilmektedir? Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin ütopya ile proje arasında bulunduğu nokta nerededir? Hocaefendi’nin geleneksel ‘Yeni İnsan’ı Kalbin Zümrüt Tepeleri’nde dolaşmakta mıdır? Yoksa ‘Kendi tarzında bir sufi’den daha ziyade ‘Kendi başına bir sufi’den mi bahsetmekteyiz?

Bir doktora (4) (Çok mühimdir...)
İnsanın Özündeki Sevgi ve Örnekleri Kendinden Bir Hareket eserleri bağlamında Hocaefendi’de insan ve insanın sosyo-kültürel ortam karşısındaki aktif-özne rolünün incelenmesi. Batı felsefesinde önce ‘insan’ın, sonra ‘yazar’ın ve nihayet ‘tanrı’nın ölümüne yol açmış de-konstrüksiyonist saplantı karşısında Hocaefendi’nin insanı tarihin içinde aktif-özne konumuna koyan ‘ümit felsefesi’nin temel parametreleri nelerdir? Bu parametrelerin etik, felsefi ve ontolojik boyutlarından özellikle ontolojik boyutunun (Kaba bir örneklemeyle, yapılan her hizmeti insan olmanın gereği görmenin) öne çıkmasının sebepleri nelerdir?

Bir doktora (5) (Bu çok daha mühimdir. Ama yürek ister.)
Hocaefendi’nin ve Gülen Hareketi’nin bilgi üretme mekanizmaları nelerdir? İslam’ın ve modern bilimin temel bilgi kaynaklarının yanı sıra Hocaefendi’nin öngördüğü bilgi kaynakları var mıdır? Bu bilgi kaynakları arasında bir hiyerarşi öngörülür mü? Akıl, nakil ve vicdan sacayaklı bir bilgi felsefesi Leibnizci salt-akıl, Lockecu salt-gözlem ve Kantçı Kopernik Devrimleri karşısında nereye yerleştirilebilir? Hocaefendi’nin bilgi kaynaklarına getirdiği açılım aynı zamanda metodolojide de kendini göstermekte midir? Hocaefendi sanatı bir bilgi olarak mı yoksa bir mevhibe olarak mı görmektedir? (Bu doktoranın dışında bir şey: Hocaefendi’yi safi-sufi yapmak isteyenler, neden, sözgelimi, Kalbin Zümrüt Tepeleri’ni tuvale dökmeyi düşünmezler?) Estetik (kelimenin felsefi anlamını kullanıyorum), Hocaefendi’ nin bilgi felsefesinde nereye oturmaktadır?

Bir tenkit
Dünyanın dört bir yanında Hocaefendi ve Gülen Hareketi hakkında doktora çalışmaları yapan insanlar tanıyorum. Çoğunluğu tanımlama ve konumlamadan öteye gitmeyen bu çalışmalar, temelde oryantalist-emperyalist akademik gereksinimin bir ‘mevhibesi’ olarak konulur önümüze. Bu çalışmalar lüzumsuzdur demiyorum. Ama bunların Batı üniversiteleri için temel işlevi ‘bilginin efendileri için data toplamaktan’ ibarettir. Bir tür ‘akademik çaşıtlık’... Bundandır ki Doğu hep ‘tasvir edilen, tanımlanan, sınıflandırılan, konumlandırılan, gözlemlenen’ olmuş, onun felsefesi, onun bir analitik derinliği olmamıştır. Fethullah Gülen Hocaefendi’yi ve Gülen Hareketi’ni konu alan mevcut çalışmaların da fazlaca ümit vaat edici olduğu söylenemez. Hocaefendi’nin kaleminden çıkan kitaplarla söyleminden derlenen kitaplar arasındaki ayrımı ifade eden, eserlerinin farklı zaman ve isimlerle yapılan çevirilerini birbirine referanslayan bir bibliyografisinin dahi olmadığı bir ortamda, bilmiyorum fazlaca şey mi bekliyorum? Ama, sözgelimi, Thomas Michel’in The Muslim World’daki makalesinde Kalbin Zümrüt Tepeleri’nin iki ayrı çevirisine iki ayrı kitapmış gibi referansta bulunup, ‘Hocaefendi tasavvufu her iki kitapta da birbirine benzeyen ifadelerle tanımlamıştır’ demesi, bilmem ki onun mu, yoksa Hocaefendi’nin mesajını dünyaya yaymaya çalışan -kırılmasınlar ama tembel- akademisyen talebelerinin mi suçudur!

28.11.2005

 

Ara. 6, 2005

 LONDRA] Hocaefendi hakkında yapılası beş doktora (2) veya ‘Adam arıyorum’

Bir çağrı

Istırap yamaçlarına serilmiş ağıma bu gelenler düştü. Maksadım bir tek adamın etrafında sena ve medhiye halkaları çizdirmek değil. O, İslam’ın şiddet-i zuhurundan gizlenmiş ışığını yedi renge, yetmiş yedi renge ayıran bir prizmadır.

O ışığın her bir rengine ayrı bir gem vurup binecek adamlar arıyorum. Fikir çilesine talip olmuş ışık süvarileri arıyorum. Sadece son asra değil, son on üç asra meydan okuyacak mefkûre hamalları arıyorum. Fikir çilesinin taliplileri bilsinler: Bizim çilehanemiz üniversitelerdir. Bizim çilemiz kırk gün değil, kırk yıl sürer. Bizim mürşidimiz vicdan tezgahından geçmiş riyazi mantıktır.

Bir doktora (6)

Ukba buutlu demokrasi kuramı bağlamında Hocaefendi’de ideal toplum: İdareye talip olmayan siyasal katılım modelleri geliştirilebilir mi? Eğitim ve her boyutuyla diyalog faaliyetlerinin ortaya çıkardığı ‘yeni insan’ tiplemesi demokratik süreçleri nasıl şekillendirir? ‘Işık Evler’in vatandaşlık bilincinin şekillenmesine etkisi nedir? Allah rızası ve ölüm ötesine bakan ‘çıkarlar’ siyasal fayda paylaşımı teorilerine entegre edilebilir mi? ‘Ateş nereye düşerse düşsün beni yakar’ diyen ıstırap insanlarının ‘beklentisiz katılım’ talepleri demokrasi kuramına nasıl adapte edilir? Dikkat buyrulsun: Üstad Necip Fazıl’ın zamanı için yeterli olan ‘Durun kalabalıklar, burası çıkmaz sokak!’ çağrısından, veya ‘bir adam yaratmak’ örgüsünden çok ötede, ‘Gelin kalabalıklar, burası bütün sokakların buluştuğu kutlu kavşak’ diyen ve yepyeni bir ‘insan kültürü’ oluşturmayı amaçlayan bir aksiyoner söylemle karşı karşıyayız.

Bir doktora (7)

İslam’ın Türk ve Anadolu yorumunun evrenselliği ne demektir? Dini öğreti, kültürel konjonktürü zorlayan bir aksiyonun süzgecinden geçerek evrenselleşebilir mi? ‘Ne olursan ol gel!’ çağrısını aşmış, ‘Ne olursan ol ben gelirim’ ufkuna ulaşmış, ötekini kendinin değili değil, parçası gören bir söylemin modernite karşısında şansı var mıdır? Asırlardır ‘insan insanın kurdudur’ çukurunda dolaşmış Batı felsefesinin karşısında Hocaefendi’nin ‘insan olan insanın karşısında kurtlar dahi insanlaşır’ hikmeti tutunabilir mi?

Bir doktora (8)

Rasyonel çıkar arayışlarının ürünü olan cemaat sosyolojisi kuramına karşılık mefkûrede ve ıstırapta ortaklığın ortaya çıkardığı ‘doğal cemaat sosyolojisi’ kuramı: Enes Ergene’nin problemi yerinde tespit etmiş, ancak çözümü hakkıyla kurgulayamamış eserinin (Geleneğin Modern Çağa Tanıklığı) sosyal bilimler metodolojisi ile ‘tamamlanması’ndan bahsediyorum. Hocaefendi’nin şimdiyi sadece geçmişin değil, inanılan ve ümit bağlanılan bir geleceğin ürünü olarak gören tarih felsefesinin cemaat oluşumuna etkisini sorgulamaktan bahsediyorum.

Bir doktora (9) (Çok önemlidir.)

Apolitik sosyal: Gülen Hareketi’nin yetiştirdiği sosyal olarak aktif, politik hizipleşmeden ve siyasal çıkar arayışlarından uzak insan tiplemesinin vahşi kapitalist, faydacı dünya algılayışları karşısında korunma mekanizmaları nelerdir? 19. yüzyıl Alman pietizminin zamanla pasifizme ve modern toplumdan soyutlanmaya kaymasına karşın, benzer bir strateji ile seküler sosyal aksiyona dini manalar yükleyen Gülen Hareketi’ni bekleyen vartalar nelerdir?

Bir doktora (10) (Çok daha önemlidir. Ancak yürek ister...)

Kültürlerarası diyalog yoluyla yeni bir dünya medeniyetinin ortaya çıkışı. (Muhammed Hatemi’nin kelimelerini kullandığımın farkındayım. Kaza değil, kasıttır.) Hocaefendi’nin diyalog faaliyetlerinde inisiyatifi elde tutma veya masada bulunma kararlılığı karşısında muhatapların konumu nedir? Diyalog faaliyetlerinin muhatap toplumda sağladığı dönüşümün boyutları yeni bir medeniyet telakkisi doğurabilecek kadar güçlü müdür? Panikkar’ın ‘Ben-Sen amalgamı’ veya Gadamer’in ‘Ufukların füzyonu’ veya Bakhtin’in ‘diyaloğun ontolojik gereksinimi’ felsefeleri karşısında Gülen Hareketi’nin giriştiği diyalog faaliyetleri irdelenebilir mi? ‘Bizde icmali fikirden sonra aksiyon esastır.’ veya ‘insan olmanın gereğini yapıyoruz’ diyen Hocaefendi’nin Batı’da kurgulanmış diyalog felsefeleri karşısında konumu nedir?

Bir tenkit (Herkes anlamak lazım değil...)

Hocaefendi ile alakalı kalem oynatan herkes bilsin ki (bu aslen yazma ameliyesine konu edilen her insan için geçerlidir), ‘insan obje’ aslen ‘ikincil özne’dir. Onu zoraki objeleştirmek, O’ndaki ‘ben’i çıkarıp atmak ve O’nu ‘algılarımızın sabitleştirilmiş uzay-zaman kategorilerine hapsetmek’ demek olur. Levinas buna ‘anlarken öldürmek’ der. Yazarın konusu olan insanın sunumuna kayıtsız hükmetme gayreti, aslen bir kendi kendine tapınma saplantısıdır. Yazarın eseri üzerindeki otoritesi ile eserinin konusu olan insan üzerindeki otoritesi karıştırılmamalıdır. Bu ikincisi otorite değil, otokrasidir. Bir yazarın Hocaefendi hakkında ne düşündüğünün bilgisi, Hocaefendi hakkındaki bir bilgi değil, yazar hakkındaki bir bilgidir. Hocaefendi’yi sadece bir sufi olarak sunan yazılar hakkındaki ağır eleştirimin sebebi de budur. Bu yazılar, ne yazık ki, Hocaefendi’den çok, söz konusu makalelerin yazarları hakkında kanaat hasıl etmektedir.

05.12.2005